Toplumsal Cinsiyetçilik: Modern Dünyanın “Görünmez Anayasası”
Aile, nüfus ve kentleşme kıskacında kadın
Özet
Bu makale, toplumsal cinsiyetçiliği modern iktidarın “görünmez anayasası” olarak kavramsallaştırır. Cinsiyetçilik yalnızca ayrımcılık biçimleriyle sınırlı değildir; emek rejimini, mekânın kullanımını (ev/kent), zamanın dağılımını (bakım zamanı), bedensel denetimi ve nüfus siyasalarını düzenleyen bir iktidar teknolojisidir. Aile kurumunun iktidarın mikro-modeli olarak işleyişi, kentleşme ve endüstriyalizmle birlikte kadın yaşamının disipline edilmesi ve “özgür eş yaşam”ın etik-politik bir ölçüt olarak önemi tartışılır. Sonuç olarak, cinsiyetçiliğe karşı mücadele; ekonomik dayanışma, yerel-topluluk temelli koruma mekanizmaları, eğitim ve kültürel dönüşüm gibi çok boyutlu bir program gerektirir.
Anahtar kelimeler
Toplumsal cinsiyetçilik; aile; kentleşme; endüstriyalizm; kadın emeği; şiddet; özgür eş yaşam; demokratik toplum.
1. Giriş
Modern toplumlar eşitlik dilini geniş ölçekte kullanır; ancak bu dil çoğu kez eşitsizliğin yapısal biçimlerini görünmezleştirebilir. Toplumsal cinsiyetçilik bu görünmezliğin ana mekanizmalarından biridir: yazılı bir yasa değil, gündelik hayatın normları içinde işleyen bir “anayasa”dır. Bu anayasa; okuldan işe, sokaktan medyaya, ev içinden nüfus politikalarına kadar uzanan bir alanı düzenler.
2. Kavramsal çerçeve: Cinsiyetçilik = iktidar teknolojisi
Cinsiyetçilik, “kimin neyi yapacağına” dair bir rol dağılımı üretmekle kalmaz; toplumsal kaynakları (zaman, emek, mekân) belirli bir hiyerarşi içinde tahsis eder. Bu tahsisin iki ana boyutu öne çıkar:
- Emek rejimi: Kadının ücretsiz bakım emeği ve düşük ücretli güvencesiz emekle ilişkilendirilmesi.
- Denetim rejimi: Kadın bedeni, hareket alanı ve görünürlüğünün denetlenmesi (şiddet ve şiddet tehdidi dahil).
3. Tartışma
3.1 Aile ve nüfus: kurumsal süreklilik
Aile kurumu, dayanışma ve sevgi üretme potansiyeli taşısa da, hiyerarşik toplum koşullarında iktidarın mikro-modeline dönüşebilir. Miras, namus, rol dağılımı, bakım yükü gibi mekanizmalar, kadın yaşamını sınırlandırır ve erkek iktidarını “doğal”laştırır. Bu noktada nüfus politikalarıyla bağlantı görünür olur: doğurganlığın kontrolü, aile formunun korunması, kadının toplumsal katılımının sınırlandırılması gibi alanlar, cinsiyetçiliğin kurumsal sürekliliğini sağlar.
3.2 Kentleşme ve endüstriyalizm: disiplin ve metalaşma
Kent, özgürleşmenin mekânı olabildiği gibi, kapitalist modernitede denetim mekânına dönüşebilir: güvenlik rejimleri, tüketim kültürü, reklam ve iş temposu, toplumsal bağların çözülmesi. Kadın bedeni hem emek gücü hem tüketim nesnesi hem de görünürlük nesnesi olarak kuşatılır; bu kuşatma yalnız ekonomik değil, psikososyal sonuçlar üretir: yalnızlık, şiddet, kimlik aşınması.
3.3 Özgür eş yaşam: etik-politik ölçüt
“Özgür eş yaşam”, eşitliği yalnız hukuki düzlemde değil, gündelik pratikte kurmayı hedefler. Ortak karar alma, emek adaleti, şiddetsizlik ve rıza kültürü, bu yaklaşımın ölçütleridir. Böylece cinsiyetçilikle mücadele, yalnız “hak talebi” değil, ilişkilerin yeniden inşası haline gelir.
4. Sonuç: Çok boyutlu dönüşüm program
Cinsiyetçiliğe karşı mücadele beş alanda yapılandırılabilir:
- Ev içi emek adaleti ve sosyal güvence,
- Kooperatif/Dayanışma ekonomileri,
- Şiddete karşı yerel destek ve koruma ağları,
- Genç kadınların eğitim ve örgütlenme alanları,
- Medya ve kültürde temsil dönüşümü.
Azad Badiki – kurdbe.com editör ekibi
27.02.2026
