Kadın özgürleşmeden toplum özgürleşmez.
Kurdbe logo
article · Editor · 2026-01-23 01:00

Birinci bölümde Ortadoğu’daki savaş zincirini adım adım okuduk. Orada üç ana motoru tespit ettik: Baas artıkları, vekâlet ağları ve Kürtlerin “kimsenin ordusu” olmayı reddetmesi—ki bu, bu kirli hesapları bozan şeydir. Şimdi bu zincirde diplomasi diye paketlenen halkaya bakmamız gerekiyor: Paris’te kurulan masaya. Çünkü sahada olan biten hiçbir şey masadan bağımsız gelişmez; masada kurulan plan sahada kanla yazılır.
 Birinci bölümün sonunda özellikle not etmiştik: İsrail’in rolünü ve Fransa–Almanya–Birleşik Krallık hattını ayrı ele alacağız. Bu bölüm o notun girişidir. Paris’te resmî olarak üç “taraf” adı kondu: Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve resmî dilde “Şam yönetimi” diye pazarlanan eski el-Kaide teröristleri. Ancak Ortadoğu’da hiçbir masa yalnızca ilan edilen sandalyelerden ibaret değildir. Resmî açıklama çoğu zaman gerçeği değil, gerçeğin üstüne çekilen örtüyü tarif eder.
 Paris’te olan tam da budur: Görünen üçlü masanın arkasında Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık duruyordu; sahada ise Türkiye vardı. Bu olağan bir diplomatik trafik değildir; bu Kürtleri yalnızlaştırmayı ve daraltmayı hedefleyen zincirin yeni bir halkasıdır.
 Türkiye’nin rolü “dolaylı” değil, belirleyicidir. Tom Barrack’ın Hakan Fidan’la iki kez—hem toplantı öncesinde hem sonrasında—görüşmesi, planın Türkiye ile mutabakat halinde yürütüldüğünü güçlü biçimde gösterir. Yani Paris’te konuşulanlar, sahada Türkiye’nin çeteleri ve Şam’daki çeteler üzerinden uygulanacak bir hatta bağlanmıştır. Bu nedenle Paris, “barış” diye paketlenen fakat gerçekte tasfiye planı olan bir sürecin merkezidir.
 Barrack’ın aylar önce Lozan ve Sykes–Picot’a atıf yapması tesadüf değildi. Bu sözler, bu bölgedeki halkların iradesini bir “engel” olarak gören sömürgeci zihniyetin açık itirafıydı. Bugün Paris’te kurulan masa, o zihniyetin yeni versiyonudur: bir “barış” masası değil, halkların kazanımlarını budayacak yeni bir taksim masasıdır. Paris toplantısının gerçek amacı, Rojava’yı ve Kürt statüsü ihtimalini küçültecek yeni bir denge dayatmaktır—fiilen bir “İkinci Lozan” üretmektir. Nasıl ki ilk Lozan’da halkların iradesi masaya sığmadıysa, şimdi de Kürt iradesini “dengeye engel” diye sunuyor; diplomasi örtüsü altında yeni bir tasfiye planını meşrulaştırmaya çalışıyorlar.
 Fransa, Halep’teki katliam saldırılarından bu yana doğru bir tutum almamakla, fiilen onayını çoktan göstermiştir. Birleşik Krallık ve Almanya ise her zamanki gibi “sessizlik siyaseti” üzerinden Kürtlere dönük saldırıları açık biçimde destekleyen çizgilerini sürdürmüştür. Buradaki sessizlik tarafsızlık değildir. Sessizlik suç ortaklığıdır. Saldırı sürerken susan, saldırgana cesaret verir ve katliamı mümkün kılan zemini büyütür.
 Kürtlerin ve dostlarının direnişi karşısında şimdi yeni bir taktik devrededir: zamanı uzatmak. Tepkileri düşürmek, öfkeyi yormak, itirazları marjinalleştirmek ve sonunda katliamları bile “normal” muamelesi görür hale getirmek. Bu yüzden sürekli “barış gelecek” mesajını dolaşıma sokuyorlar. Ama bu barış, barış değildir. Katliamı örten bir örtüdür. Resmî olarak “devlet” diye pazarlanan bir çete düzenini meşrulaştırmak; “Kürtlerle barış istiyorlar” masalını anlatarak suçlarını aklamak istiyorlar.
 Bunu Halep’te yaptılar: Binlerce IŞİD unsurunu sahaya saldılar, silahlandırdılar, cepheye sürdüler; sonra dönüp Kürtlere “silah bırakın” dediler. Daha kötüsü, Türkiye’nin katil çetelerine “Suriye Arap devleti” diyerek, insanlara “katiline güven” diyen bir uluslararası kamuoyu üretmeye çalıştılar. Bu diplomasi değildir; akılla ve vicdanla alay etmektir.
 Ve özellikle şu gerçek görülmelidir: bütün güçleriyle saldırmalarına rağmen ağır kayıplar veriyorlar; buna rağmen tek bir Kürt köyünü bile ele geçiremediler. Sahadaki direnişin gerçeği budur. Bu yüzden planlarını “tek hamlede” yürütmüyor, zamana yayıyorlar. Savaş alanında alamadıklarını masada almak; masada alamadıklarını algıda almak istiyorlar.
 Başından beri yaptıkları tek şey, halkın ve uluslararası kamuoyunun tepkisini azaltmaktır. Zamanı uzatarak, tepkileri zayıflatarak ve Rojava’da oluşan kazanımları adım adım tahrip ederek. Hepsi tek noktada birleşti: Türk ve Arap çetelerini Şii bloğa yöneltmek, Ortadoğu’da Şii gücünü kırmak ve mümkünse İran’ı tasfiye etmek. Türkiye ise bu plana tek şartını dayattı: Kürtlerin hiçbir yerde statüsü olmamalı. Buna Başûr da dahildir. Görünen o ki ABD bu şartı zamanla kabul etti; Barrack gibi figürler de bu kirli mutabakatın sözcülüğünü üstlendi.
 Bu süreç, Ekim 1998’de Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılmasıyla başlayan ve 15 Şubat 1999’da Kenya havaalanında CIA–MOSSAD ortaklığıyla kaçırılıp işgalci Türk devletine teslim edilmesiyle tamamlanan uluslararası komplodan bile ileri giden yeni bir komploya dönüştürülüyor; Alep’te düğmeye basmalarının nedeni de budur. Aynı yöntem, aynı zihniyet, aynı hedef: Kürtleri statüsüz bırakmak, yalnızlaştırmak ve teslimiyete zorlamak.
 Ne yazık ki biz—özellikle Avrupa’daki kurumlarımız ve Bakur’daki kurumlarımız—bu komploya karşı zamanında ve yeterli refleksi göstermedik; geç kaldık, yetersiz kaldık. Ama bu “bitti” demek değildir. Hiçbir şey bitmiş değil. Sadece sahada mücadeleyi taşıyanların omzuna daha ağır bir sorumluluk yükledik.
 Herkes şunu bilsin: geri dönüşü olmayan bir yola girmiş değiliz. Direniş büyürse plan çöker. Bu aktivizm kararlılıkla sürerse, başta Avrupa Birliği olmak üzere ABD ve Birleşik Krallık geri adım atmak zorunda kalır. Çünkü bu planın en zayıf noktası halkın iradesidir. Paris’te herkes bu komployu onayladı; İsrail “onaylamadım” dese bile, sessizliği onayın ne demek olduğunu gösterdi.
 Kısacası ABD, Katar ve Suudilerin parasıyla, IŞİD ve HTŞ çeteleriyle ve Türkiye’nin çetelerini kullanarak İran’ı Ortadoğu’dan söküp atmakta kararlıdır. Türkiye’nin şartını boşa çıkarırsak ABD planı da çöker. O zaman ABD içinde Pentagon ile CIA arasındaki çatlak yeniden büyür ve bu savaş planının zemini kırılır.
 Bu nedenle uyanık olmalıyız. “Barış” adıyla dayatılan bu oyun, Kürtleri yalnızlaştırma ve teslim almaya dönük bir plandır. Bugün susarsak yarın daha büyük bir felaketin kapısı açılır. Bugün direnmezsek yarın “çok geç” demek zorunda kalırız. Bu kirli oyunu bozacak güç yine halkın iradesi ve örgütlü direniştir. Biz, “Teslimiyet ihanete, direniş zafere götürür” diyen Mazlum Doğanların mirasçıları olan bir halkız.

23-01-2026
AZAD BADIKI