Ortadoğu’da son yirmi yılın savaşları rastlantısal biçimde gelişmedi. Irak–Suriye hattında yaşananlar, birbirine bağlı aşamalardan geçerek ilerleyen planlı bir çatışma zinciridir. Bu zincirin üç ana motoru vardır: Baasçı sistemlerden artakalan kadroların yeraltına çekilmesi, bölgesel ve küresel güçlerin vekâlet ağları ve Kürtlerin kimsenin askeri olmayı reddetmesinin onları hedef tahtasına yerleştirmesi.
1) Saddam’ın paramiliter aklı yeraltına indi
Saddam Hüseyin, kendisine ya da ülkesine yönelik bir saldırı ihtimaline karşı paramiliter bir güç oluşturdu. Bu güç Cumhuriyet Muhafızları içinde konumlandırılmıştı. Saddam’ın idamından sonra bu kadrolar ortadan kaybolmadı; Irak’ın Enbar vilayetinin sonsuz çöl kuşağı boyunca kurulmuş yeraltı sığınaklarına çekildiler. Bu çekilme yalnızca saklanmak değildi; yeniden örgütlenme, kadro genişletme, savaş hazırlığı ve planlama dönemiydi.
Bu süreçte mali ve lojistik kanallar Katar’ın desteğiyle ve Türkiye üzerinden işletildi. Sessizlik bir zayıflık hali değil; sahaya “daha büyük dönüş” için birikim dönemiydi.
Bu zincirin Irak ayağında kritik kırılma noktalarından biri, 2011 sonu ile 2013 yazı arasındaki Basra hattıdır. Bu dönemde Basra’daki Türk konsolosluğu, Saddam sonrası yeraltı ağlarıyla DAİŞ/ISIS’in çekirdek oluşumları arasında temasın kurulduğu bir transit noktaya dönüştü; güney Irak’ta mezhepsel bir yarılma üretmek için Basra üzerinden zemin arandı.
2) Mezhep çatışmasını tetikleme girişimi ve Şii yanıtı
Bir sonraki aşamada Basra çevresinde Sünni–Şii çatışması alevlendirilmeye çalışıldı. Ancak Şiiler çok güçlü bir yanıt verdi. Bu yanıt hızla askeri-siyasal bir kapasiteye dönüştü. Bugün Haşd el-Şaabi olarak bilinen yapı, Irak’ta dengeleri değiştiren yeni bir gerçeklik haline geldi.
3) ISIS: Musul planı, Kürt kentlerine yöneliş ve “matematiksel hata”
Takip eden aşamada, Türkiye’nin askeri desteğiyle ISIS adıyla ortaya çıkan örgüt, “Irak ve Şam İslam Devleti” kimliğiyle bir hilafet ilan etti ve Suriye’yi de kapsayacak biçimde Irak’ın büyük bir bölümünü ele geçirdi.
“ISIS” adının “Türkçe” kullanımı tesadüf değildir. Bu örgütün ortaya çıkışı, Musul’da çalışan Türk konsolosluk unsurları ile Saddam’ın paramiliter yapıları arasında uzun tartışmalar ve planlamalar üzerinden şekillendi. Örgütün adı Türkçe formuyla dolaşıma sokuldu; İngilizcede ISIS yaygınlaşmış olsa da Türk medya organları bilinçli biçimde “DAESH” terimini öne çıkardı. Amaç, “ISIS” adının Türkçe köken izini görünmez kılmak ve izleri örtmekti. Bu nedenle doğru kullanım ISIS’tir.
ABD gibi devletlerin—özellikle CIA’nın—beklentisi, ISIS’in doğrudan Esad yönetimini devirmesi, ardından Irak’taki yarım kalan işi tamamlaması ve İran’a yönelmesiydi. Ancak sahada örgüt Türkiye’nin önceliklerini dikkate aldı ve Kürt kentlerine yöneldi. CIA burada basit bir “matematiksel hata” yaptı: Kürtlerin örgütlü savunma kapasitesini, toplumsal seferberliğini ve savaş dayanıklılığını küçümsedi.
Kürtler ISIS’i ezdiğinde, dünyanın farklı yerlerine yayılan ISIS saldırılarının yoğunluğu da gözle görülür biçimde azaldı. Birkaç münferit saldırı dışında, büyük ve bilinen ISIS saldırıları geriledi ve etkisini yitirdi. O dönemde Kürtleri öven söylem dünya kamuoyunda yükseldi; Kürt direnişi insanlığın ortak vicdanında hak ettiği yeri buldu. Fakat oyun kurucular bu tabloyu kabul etmedi. Zamanı uzatarak, algıyı yavaş yavaş aşındırarak, Kürtleri yeniden kamuoyu gözünde “marjinal” bir konuma itebilecekleri ana kadar beklediler. Bugünkü gelişmelere ve dünyadaki insanların sessizliğine bakınca, doğru anı bekledikleri—ve bu tür bir sessizliğin bile hesaplandığı—daha net görülüyor.
4) HTS hattı ve “yeniden markalama”: Colani → Ahmed el-Şaraa
İdlib’te hazırlıklarını tamamlayan yapı HTS olarak sahneye çıktı ve Esad’a karşı savaşı sürdürdü. Bu süreçte ikinci bir cephe daha açıldı: algı ve meşruiyet cephesi.
Colani’yi hızla Şam’a yerleştirdiklerinde, önce onu takım elbiseye soktular ve tıraş edip “düzgün” bir görünüme büründürdüler; sonra “Ahmed el-Şaraa” adıyla dünyaya tanıttılar. Amaç, Colani kimliğiyle işlenen insanlığa karşı suçların üzerini örtmek ve insanlığı “temiz” bir profille aldatmaktı. Bu bir dönüşüm değil; bir maskedir.
Bağdadi gibi Colani de Baasçı rejimlerin artığıdır; ikisi de Baas için gerektiğinde katliam yapmaktan çekinmeyen kadrolardı.
5) Enformasyon kirliliği bilinçli bir stratejidir
İnsanların bugün Ortadoğu’da olup biteni anlayamamasının en büyük nedeni enformasyon kirliliğidir. Bu kirlilik rastlantısal değildir; bilinçli biçimde üretilir. Özellikle Türkler ve müttefik çeteleri bu sis perdesini büyütür. Süreci geriye doğru, bir zincir olarak okumayan hiç kimse bugünkü gelişmeleri doğru anlayamaz.
6) Türkler açısından İmralı süreci: amaç barış değil, Kürtleri oyalamaktı
Türkiye Kuzey Kürdistan’daki işgalini asla kabul etmeyeceği gibi, dünyanın herhangi bir yerinde Kürtlere ilişkin bir gelişmenin oluşmasına da izin vermedi ve vermeyecek. İmralı’da Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile başlattıkları sürecin beklentisi barış değildi; Kürtleri bir “bekleme” haline sokmak ve Suriye’de başlayacak büyük savaşın gözden kaçırılmasını sağlamaktı.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan görüşmelerde bunu açıkça söyledi: ya benim sunduğum demokratik cumhuriyet projesi, ya da ABD’nin dayattığı çözümü kabul edeceksiniz.
Demokratik cumhuriyet fikrini burada uzun uzun açıklamayacağım. Esas soru şudur: ABD’nin dayattığı çözüm nedir? ABD, Üçüncü Dünya Savaşı’nın bölgesel cephesini bu bölgede vekâlet savaşlarıyla kaybetmemeye çalışacak; halkları birbirine kırdırarak kazanacaktır.
7) Kürtleri hedefe koymak: “kimsenin askeri olmayacağız”
Farklı aşamalarda Kürtlere başkaları adına savaşlar önerildi. İmralı’da Türkler Kürtlere İsrail’e karşı savaş önerdi; ancak Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, hiçbir halka başka devletler için savaşma emri vermeyeceğini açıkça belirtti.
O dönemde Kürtler ABD ile müttefikti. Bu durumda iki yol vardı: ya Kürtler statüsüz bırakılacak, ya da Güney Kürdistan’da olduğu gibi Rojava’da da statüye izin verilecekti. ABD’nin İran’ı tasfiye etme fikri netleşince Türkiye’nin talebi de büyüdü: Kürtlerin hiçbir yerde statüde kalmaması. Zamanla ABD bunu kabul etti.
ABD uzun görüşmeler yürüttü; fakat her seferinde Kürtlerden kendileriyle birlikte hareket etmelerini ve Şiilere karşı birleşmelerini istedi. Daha önce de Esad’a karşı savaşmalarını istemişti. Kürtler bunu reddetti; yalnızca kendi halklarını savunacaklarını söylediler.
8) Son aşama: Kürt–Arap çatışmasını kışkırtmak ve Rojava’yı daraltmak
Trump ile temas kuran bazı Arap devletleri ve Şaraa hattı, İsrail’in taleplerini kabul ettiklerini açıkladı; karşılığında masaya büyük mali taahhütler konuldu. Trump hem planını işletmek hem de yürüteceği savaş için finansman sağlamak istiyordu.
Kürtlere önce Irak’ta Haşd el-Şaabi’ye karşı, sonra İran’a karşı savaş önerdiler. Kürtler yine aynı şeyi söyledi: kimsenin askeri olmayacağız; yalnızca kendi halkımızı koruyacağız.
Bu reddin ve Türk istihbaratının aylar süren çalışmasının sonuç vermeye başlamasıyla Katar kesenin ağzını açtı. Türkiye üzerinden, Rojava yönetimiyle birlikte hareket eden Arap aşiretleri taraf değiştirmeye zorlandı. Sonunda Şammar aşireti ihanetini ilan etti. Arap aşiretleri taraf değiştirince, SDF içindeki Arap savaşçılardan bir kısmı da taraf değiştirdi. Bu nedenle, bazı iddiaların aksine SDF kontrolündeki Arap kentlerinin Kürt güçlerinin değil, yerel halkın evlatlarının kontrolünde olduğu daha netleşti. Buna rağmen savaş başladığından beri HTS–DAESH ve işgalci Türk ordusu tek bir Kürt köyünü bile ele geçiremedi. Böylece “Kuzey Suriye” diye tarif edilen alan fiilen çözüldü; geriye Kürtlerin yaşadığı kentlerden oluşan Rojava, yani Rojavaê Kurdistan toprakları kaldı.
Son günlerde Rojava’nın silahlı güçleri YPG ve YPJ’nin direnişiyle, Kürdistan’ın diğer bölgelerinden insanlar ve silahlı güçler yardım göndermeye başladı; Kürdistan’ın dört parçasında bir seferberlik ruhu yükseldi. Kürtler Kürt–Şii savaşını onaylamadığı için, Türkler şimdi Kürt–Arap savaşını kışkırtarak hedeflerine ulaşmak istiyor. Amaç, İran’ın çöküşünden sonra Kürtlerin tasfiye edilmesini kolaylaştırmak ve yanlarında güçlü bir Arap ülkesinin varlığını istemeyerek üç kuşu bir taşla vurmaktır.
Not: Bu metinde İsrail’in rolünü ve Fransa–Almanya–Birleşik Krallık hattını ayrıca ele almadım. Bu aktörlerin süreçteki yerini ve etkisini ayrı bir metinde inceleyeceğim.
AZAD BADIKI – 21-01-2026
